Eldesnet Eldeş Köyü
Konya Ilgın Eldeş Köyü Eldesnet

eldesmillimanevi

ELDESNET ILGIN ELDEŞ KÖYÜ INTERNET SİTESİ
 

  ELDESNET İSLAMİ VE MİLLİ MAKALE VE METİNLER

 

 İslami Makaleler
Türkiye  Eldesnet Web Sitemize Ekleme Gereği Duyduğumuz Milli ve Yüce Dinimiz İslam Hakkında Makale ve Yazılar. Faydalı Olması Temennisiyle.
 Bu sayfalarda yer almasını istediklerinizi e-mail ile gönderebilirsiniz.

 

 

  İSLAMİ VE MİLLİ İÇERİKLER

 

 Milli ve Manevi Metinler
 Sayfalarımızı ziyaret eden ziyaretçilerimize Türk milli ve manevi değerlerine yer verdiğimiz bu sayfaların faydalı olması temennisiyle.
Gayret ve çalışma bizden, tevfik ve muvaffakiyet Cenab-ı Allah C.C.'dan.
 Saygılarımızla.
 ✅| Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı
 ✅| Hz. Muhammed S.A.V. Veda Hutbesi
 ✅| Hz. Muhammed S.A.V. 40 Hadis-i Şerif
 ✅| Mevlana Celaleddin-i Rumi Hz.
 ✅| Arif Nihat Asya Dua Şiir
 ✅| Esma-ül Hüsna Allah'ın C.C. 99 İsimi Şerifleri

 

 

 İSTİKLAL MARŞI

 

Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı  Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşı

  -Kahraman Ordumuza-

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım,
Her cerihamdan, İlahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhumücerret gibi yerden naaşım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.


Osmanlı Türkçesi (Osmanlıca) İstiklal Marşı

،قورقما سونمز بو شفقلرده یوزن آل سنجاق
،سونمه‌دن یوردمڭ اوستنده توتن اڭ صوڭ اوجاق
.اوبنم ملتمڭ ییلدیزیدر پارلایاجق
.اوبنمدر اوبنم ملتمڭدر آنجاق

،چاتما قربان اولایم چهره ڭی ای نازلی هلال
،قهرمان عرقمه بر گول نه بو شدت بو جلال
،سڭا الماز دوكولن قانلرمز صوڭره حلال
!حقیدر حقه طاپان ملتمڭ استقلال


،بن ازلدن بریدر حر یاشادم حر یاشارم
،هانگی چیلغین بڭا زنجیر اوره جقمش شاشارم
،كوكره مش سیل كبی‌یم بندمی چیگنر آشارم
.ییرتارم طاغلری انگینلره صیغمام طاشارم

،غربڭ آفاقنی صارمشسه چلیك زرهلی دیوار
،بنم ایمان طولی كوكوسم كبی سرحدم وار
،اولوسون قورقما نصل بویله بر ایمانی بوغار
.مدنیت دیدیگن تك دیشی قالمش جانوار

،آرقاداش يودمى آلچاقلری اوغراتما صاقین
،سپر ايت كوده ڭی دورسون بو حیاسزجه آقین
،طوغاجقدرسگا وعد ایتدیڭی كونلر حقڭ
.كیم بیلیر بلكی یارین بلكی یاریندنده یاقین

،باصدیغڭ یرلری طوپراق دییه رك گچمه طانی
،دوشون آلتنده كی بیڭلرجه كفنسز یاتانی
،سن شهید اوغلیسڭ اینجیتمه یازیقدر آتاڭی
.ویرمه دنیالری آلسه ڭده بو جنت وطنی

،كیم بو جنت وطنڭ اوغرینه اولمازكه فدا
،شهدا فیشقیراجق طوپراغی صیقسه ڭ شهدا
،جانی جانانی بوتون واریمی آلسین ده خدا
.ایتمه سین تك وطنمدن بنی دنیاده جدا

،روحمڭ سندن الهی شودر آنجاق املی
،دكمه سین معبدمڭ كوكسنه نامحرم الی
،بو اذان لر كه شهادتلری دینڭ اتملی
.ابدی یوردمڭ اوستنده بنم ایگلملی

،او زمان وجد ایله بیڭ سجده ایدر وارسه طاشم
،هرجریحه مدن الهی بوشانور قانلی یاشیم
،فیشقیریر روح مجرد گبی یردن نعشیم
.او زمان یوكسله رك عرشه ده گر بلكی باشم

،دالقالان سن ده شفقلر كبی ای شانلی هلال
،ولسون آرتق دكولن قانلرمڭ هپسی حلال
،ابديا سڭا یوق عرقمه یوق اضمحلال
،حقیدر حر یاشامش بایراغمڭ حریت
.حقیدر حقه طاپان ملتمڭ استقلال

Mehmet Akif ERSOY
Hazırlayan: Beytullah YILDIRIM
Bu Makale: ELDESNET tarafından 17.03.2020 Tarihinde Yayımlanmıştır. Web: https://eldesnet.tr.gg
Facebook: Eldesnet Facebook Grup
Bu Makaleyi Pdf Olarak İndirmek için BURAYA tıklatınız.
 Faydalı olması temennisiyle.


 Hz. Muhammed S.A.V. Vedâ Hutbesi
Hz. Muhammed S.A.V. Vedâ Hutbesi   Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.
Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.
İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.
Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar, bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün âdetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Ey mü'minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir.
Mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman'ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
- Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
- Zina etmeyeceksiniz.
- Hırsızlık yapmayacaksınız.

İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?
Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:
"Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!"
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu:

"Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! "

Hazırlayan: Beytullah YILDIRIM
Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı
Bu Makale: ELDESNET tarafından 16.03.2020 Tarihinde Yayımlanmıştır. Web: https://eldesnet.tr.gg
Facebook: https://www.facebook.com/groups/124620934216887
Bu Makaleyi Pdf Olarak İndirmek için BURAYA tıklatınız.
 Faydalı olması temennisiyle.


...



40 Hadis-i Şerif

Hz. Muhammed S.A.V. Vedâ Hutbesi
» 40 Hadis-i Şerif
»  بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيم
»  اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ عَلٰي سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰي اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
PEYGAMBER EFENDİMİZ HZ. MUHAMMED S.A.V. BUYURUYOR Kİ;
40 HÂDİS-İ ŞERÎF
BESMELE – HAMDELE – SALVELE

»  بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ مِفْتَاحُ كُلِّ كِتَابٍ
 1. “Bütün semâvî kitâbların anahtarı, Besmele-i Şerîfe’dir.” (Câmi’u’s-sağîr)

»  اَلْحَمْدُ عَلٰي النِّعْمَةِ أَمَانٌ لِزَوَالِهِ
 2. “Cenâb-ı Hakk’ın ni’metlerine şükür, o ni’metin zevâline (yok olmasına) emândır.” (Deylemî)

»  اِنَّ اَوْلَي النَّاسِ بِي اَكْثَرُهُمْ عَلَيَّ صَلاَةً
 3. “Sizden bana en yakın olan kimse, bana çokça salevât getirendir.” (Câmi’u’s-sağîr)

ÎMÂN VE İHLÂS

»  لاَيَقْبَلُ اللّٰهُ اِيمَانًا بِلاَعَمَلٍ وَلاَعَمَلاً بِلاَاِيمَانٍ
 4. “Cenâb-ı Allah amelsiz îmânı ve îmânsız da ameli kabûl buyurmaz.” (Menâvî)

»  اِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيّٰاتِ
 5. “Ameller niyetlere göredir.” (Menâvi)

»  اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ اَحَبَّ
 6. “Kişi sevdiği ile beraberdir.” (Buhârî, Müslim)

»  اِنَّ اللّٰهَ تَعَالٰي يُعْطِي الدُّنْيَا عَلٰي نِيَّةِ الْاٰخِرَةِ
 7. “Âhiret saâdeti için çalışanlara Cenâb-ı Hakk dünya saâdetini de ihsân buyurur.” (Deylemî)

»  اَلنِّيَّةُ الْحَسَنَةُ تُدْخِلُ صَاحِبَهَا الْجَنَّةَ
 8. “Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak için beslenen güzel niyet, sâhibini cennete dâhil eder.” (Deylemî)

»  أَخْلَصْ دِينَكَ يَكْفِيكَ الْعَمَلُ الْقَلِيلُ
 9. “İbâdetini riyâ (gösteriş), garaz (bozuk niyet) ve ivazdan (karşılık beklemekten) hâlis et (temizle). Bu halde az bir amel senin için kâfîdir (yeterlidir).” (Münâvî)

»  لاَيُؤْمِنُ عَبْدٌ حَتّٰي يَكُونَ قَلْبُهُ وَلِسَانُهُ سَوَاءً
 10. “Lisan ile kalb bir olmadıkça hiçbir kul, mü’min-i kâmil olmaz.” (Kenzü’l İrfân)

GÜZEL AHLÂK VE SÜNNETLER

»  تَزَوَّجُوا فَاِنِّي اُبَاهِي بِكُمُ الْاُمَمَ
 11. “Evlenin çünkü ben diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.” (Buhârî, Müslim)

»  أَنَا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ فِي الْجَنَّةِ هٰكَذَا
 12. “Yetimi himâye eden cennette şöylece benimle beraberdir.” (Resûlullâh (s.a.v.) ‘hâkezâ’ derken şahâdet parmağıyla orta parmağını aralıklı açarak göstermiştir.) (Buhârî)

»  طَلَبُ الْحَلاَلِ جِهَادٌ
 13. “Helâlinden kazanmak hak yolunda yapılan muhârebe kadar ecirlidir.” (Deylemî)

»  أَفْضَلُ الْمُؤْمِنِينَ اَحْسَنُهُمْ خُلُقًا
 14. “Mü’minin en fazîletlisi, ahlâkı en güzel olanıdır.” (Buhârî)

»  قَيِّدُوا الْعِلْمَ بِالْكِتَابَةِ
 15. “İlmi kitâbetle; yani yazarak bağlayın.” (Tirmizî)

»  مَنْ دَلَّ عَلٰي خَيْرٍ فَلَهُ أَجْرُ فَاعِلِهِ
 16. “Kim bir hayra delâlet ederse onu işleyen gibi ecir alır.” (Beyhakî)

»  قَيِّدْ وَتَوَكَّلْ
 17. “Deveni bağla, ondan sonra Allah’a tevekkül et.” (Tirmizî)

»  بُعِثْتُ لِاُتَمِّمَ مَكَارِمَ الْاَخْلاَقِ
 18. “Ben güzel ahlâkı tamamlamak üzere peygamber ba’s olundum (gönderildim).” (Buhârî, Müslim)

»  لَيْسَ الْغِنٰي عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ وَلٰكِنَّ الْغِنٰي غَنِيَ النَّفْسِ
 19. “Zenginlik arâzî ve mal çokluğundan ibâret değildir. Asıl zenginlik kalp zenginliği yani kanaattir.” (Müslim)

»  خَيْرُ الْأُمُورِ اَوْسَاطُهَا
 20. “İşlerin hayırlısı ortalarıdır. Yani ifrat ve tefritten âzâde (aşırılıktan uzak), mu’tedil (orta) olandır.” (Beyhakî)

»  اِنَّ مِنَ السَّرَفِ اَنْ تَأْكُلَ كُلَّ مَآاِشْتَحَيْتَ
 21. “Canın her istediğini yemek de israf cümlesindendir.” (Ebû Dâvud)

»  طُوبٰي لِمَنْ طَالَ عُمْرُهُ وَحَسُنَ عَمَلُهُ
 22. “Ömrü uzun ve ameli hareketi, işi ve ibâdeti güzel olan kimseye ne mutlu!” (Taberânî)

»  أَحَبُّ الْاَعْمَالِ اِلٰي اللّٰهِ اَدْوَمُهَا وَاِنْ قَلَّ
 23. “Amellerin Allah’a en sevgilisi, az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhârî)

TEMİZLİK VE ABDEST

»  اِذَا جَاءَ اَحَدَكُمْ اَلْجُمْعَةَ فَلْيَغْتَسِلْ
 24. “Sizden herhangi biriniz Cumâ namazına gideceği zaman gusletsin.” (Buhârî, Müslim)

»  عَذَابِ الْقَبْرِ مِنَ الْبَوْلِ
 25. “Kabir azâbının çoğu idrardan temizlenmeye ehemmiyet vermemektendir.” (İbn Mâce, Nesaî)

»  اَلسِّوَاكُ شِفٰاءُ مِنْ كُلِّ دَاءٍ اِلاَّ السَّامُ اَلسَّامُ الْمَوْتُ
 26. “Dişleri misvak ile temizlemek ölümden başka bütün hastalıkların mühim bir kısmına şifâdır.” (Keşfü’l hafâ, Deylemî)

»  اَلنَّظَافَةُ تَدْعُوا اِلٰي الْاِيمَانِ
 27. “Temizliğe itinâ ve devamlılık, insanı tam bir îmâna da’vet eder.” (Taberânî)

»  اِذَا تَوَضَّأَ اَحَدُكُمْ فَهُوَ فِي صَلاَةٍ مَالَمْ يُحْدِثْ
 28. “Sizden birisi abdestli bulunmak niyetiyle abdest alırsa, abdesti bozulmadıkça namazda bulunmuş gibi ecir alır.” (Münâvî)

NAMAZ

»  اَحْسِنُوا اِقَامَةَ الصُّفُوفِ فِي الصَّلاَةِ
 29. “Namazda safları iyi doğrultunuz, yani bir hizâda ve muntazam tutunuz.” (Müslim)

»  اِذَا دَخَلَ اَحَدُكُمْ اَلْمَسْجِدَ فَلاَ يَجْلِسْ حَتّٰي يُصَلِّيَ رَكْعَتَيْنِ
 30. “Sizden biriniz mescide girdiği zaman iki rek’at namaz kılmadıkça oturmasın.” (Müslim)

»  اَوَّلُ تُحْفَةُ الْمُؤْمِنِ اَنْ يُغْفَرَ لِمَنْ صَلّٰي عَلَيْهِ
 31. “Mü’minin öldükten sonra verilmesine sebeb olduğu ilk hediyesi, cenâze namazını kılan kimsenin Allah katından mağfiret dilemesidir.” (Deylemî)

ZEKÂT, SADAKA VE ORUÇ

»  لِكُلِّ شَيْءٍ زَكَاةٌ وَزَكَاةُ الْجَسَدِ الصَّوْمُ <
 32. “Her şeyin bir zekâtı vardır. Cesedin zekâtı da oruçtur.” (İbn-i Mâce)

»  مَنْ اِعْتَكَفَ عَشْرًا فِي رَمَضَانَ كَانَ كَحَجَّتَيْنِ وَ عُمْرَتَيْنِ
 33. “Kim ramazanın son on gününde itikâf ederse iki hac ve iki umre sevabı alır.” (Suyûtî, Dürru’l Mensûr, 1/486)

»  اِذَا أَدَّيْتَ زَكَاةَ مَالِكَ فَقَدْ قَضَيْتَ مَا عَلَيْكَ <
 34. “Malının zekâtını ödediğin zaman artık üzerinde olan borcunu yerine getirmiş olursun.” (Buhârî)

»  اِذَا تَصَدَّقْتَ فَأَمْضِهَا
 35. “Sadaka vereceğin zaman geciktirme.” (Müsned)

»  أَفْضَلُ الصَّدَقَةِ سَقْيُ الْمَاءِ
 36. “Sadakaların en fazîletlisi su içirmek ve su hayrı yapmaktır.” (Ahmed bin Hanbel)

CİHÂD

»  وَفْدُ اللّٰهِ ثَلاَثَةٌ: اَلْغَازِي وَالْحَاجُّ وَالْمُعْتَمِرُ
 37. “Allah’ın elçisi üçtür: 1. Gazâ eden (Düşmanla savaşan) 2. Hacceden 3. Umre yapan” (Sünen-i Nesâî)

»  اَلْجَنَّةُ تَحْتَ ظِلاَلِ السُّيُوفِ
 38. “Cennet gâzîlerin kullandığı kılıçların gölgesi altındadır.” (Buhârî)

»  أَفْضَلُ اَعْمَالِ الْمُؤْمِنِينَ جِهَادٌ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ
 39. “Mü’minlerin amellerinin en fazîletlisi Allah yolunda savaşmaktır.” (İbn Asâkir)

»  اَلْحَرْبُ خُدْعَةٌ
 40. “Harb bir hud’adır (hiledir).” (Müslim)

»  وَصَلّٰي اللّٰهُ عَلٰي سَيِّدِنَا وَنَبِيِّنَا مُحَمَّدٍ) صَلّٰي اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ)


 Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretleri
Aşk Eri, Gönüller sultanı, Konya denilince ilk akla gelen Hz. Mevlana R.A. Hz. Mevlana R.A.   Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi O’na daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya başladığı tarihlerde verilir. Bu ismi, Şemseddin-i Tebrizi ve Sultan Veled’den itibaren Mevlana’yı sevenler kullanmış, adeta adı yerine sembol olmuştur. Rumi, Anadolu demektir. Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyar-ı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısmının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.
 
 Doğum Yeri ve Yılı
 Mevlana’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk Kültür merkezi Belh’tir. Mevlana’nın doğum tarihi ise 30 Eylül 1207 (6 Rebiu’l-evvel, 604) dir.

 Nesebi (Soyu)
 Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar (1157 Doğu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası, Sultanü’l-Ulema (Alimlerin Sultanı) ünvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi’dir. Eflaki’ye göre Hüseyin Hatibi, ilmi deniz gibi engin ve geniş olan bir alim idi. Din ilminin üstadı ve alimlerin büyüklerinden sayılan, güzel şiirler söyleyen Nişaburlu Raziyüddin gibi bir zat da talebelerindendi. Kaynaklar ve Mevlana’nın sevgi yolunda gidenler eserlerinde Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled’in nesebinin, anne cihetiyle ondördüncü göbekte Hazret-i Muhammed’in torunu Hazret-i Hüseyin’e, baba cihetiyle de onuncu göbekte Hazret-i Muhammed’in seçilmiş dört dostundan ilki Hazret-i Ebu Bekir Sıddık’a ulaştığını kaydediyorlar.

 Babası Bahaeddin Veled Hazretleri’nin Şahsiyeti
 Bahaeddin Veled, 1150’de Belh’de doğmuş, babası ve dedesinin manevi ilimleriyle yetişmiş; ayrıca Necmeddin-i Kübra (? – 1221)’dan feyz almıştır. Bahaeddin Veled bütün ilimlerde eşi olmayan, olgun mana sultanı idi. İlahi hakikatler ve Rabbani ilimlerden meydana gelen uçsuz bucaksız bir deniz gibi olan Bahaeddin Veled, Horasan Diyarının, en güç fetvaları halletmede, tek üstadı idi ve vakıftan hiçbir şey almazdı; devlet hazinesinden kendisine tahsis edilen maaşla geçinirdi. Kaynakların ittifakla rivayetine göre, devrinin alimleri ve ulu müftüleri, Hazreti Muhammed’in manevi işaretiyle, Baheddin Veled’e Sultanü’l- Ulema ünvanını vermişlerdir. Bundan sonra da Bahaeddin Veled bu ünvanla yad edilmiştir. Bu ünvanın verilişi Türklerin adetiyle de izah edilebilir. Türkler, yüksek kabiliyet ve fazilet sahiplerinin tanınmadan kaybolup gitmesine, unutulmasına razı olmazlardı. Onları halkın gözünde belirtmek, halkı ilim ve irfana yöneltmek için o gibi büyüklere layık oldukları birer unvan verilirdi. Bu anane, Türklerin ilme, fazilete karşı saygı duygularını gösteren parlak bir delildir. Hatta anane gereğince imzaların üstünde bu ünvanları kullanmaya mecburdurlar onlar kazandıkları bu ünvanları kendileri için manevi bir rütbe yayarlar, nefisleri için bundan asla gurur duymazlardı. Alimler gibi giyinen Bahaeddin Veled, adeti üzere, sabah namazından sonra, halka ders okutur; öğle namazından sonra dostlarına sohbette bulunur; pazartesi günleri de bütün halka va’z ederdi. Va’zı esnasında umumiyetle, Yunan filozoflarının fikirlerini benimseyenlerin görüşlerini reddeder ve “Semavi (Allah’dan olan ilahi) kitapları arkalarına atıp, filozofların silik sözlerini önlerine alıp itibar edenlerin nasıl kurtulma ümidi olur” derdi. Bu arada Yunan felsefesini okutan ve savunan Fahreddin-i Razi’ye ve ona uyan Harezmşah’ın aleyhinde bulunur; onları bidat ehli (dinde, peygamber zamanında olmayan, yeniden beğenilmeyen şeyleri çıkaranlar) olarak görür ve şöyle derdi: “Muhammed Mustafa’nın yürüyüşünden dahi iyi yürüyüş, yolundan daha doğru bir yol görmedim”

 Hazret-i Mevlana’nın Babası ile Belh’ten Çıkışları ve Konya’ya Gelişleri
 Esasen tasavvuf ehline iyi gözle bakmayan ve bunların Harezmşah katında saygı görmelerini çekemeyen Fahreddin-i Razi, Bahaeddin Veled’in açıkça kendi aleyhine tavır almasına da çok içerlediğinden onu Harezmşah’a gammazladı. Bahaeddin Veled’in de gönlü Harezmşah’tan incindi ve Belh’i terk etti. Ancak araştırıcılar, Bahaeddin Veled’in Belh’ten göç etmesine sebep olarak, Moğol istilasını gösterirler. Sultanü’l-Ulema, aile fertleri ve dostlarıyla Belh şehrini 1212-1213 tarihlerinde terk ettikten sonra Hacca gitmeye niyet etmişti. Nişabur’a uğradı. Göç kervanıyla Bağdat’a yaklaştığında, kendisine hangi kavimden olduklarını ve nereden gelip nereye gittiklerini soran muhafızlara Sultanü’l-Ulema Şeyh Bahaeddin Veled şu manidar cevabı verir: “Allah’dan geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’dan başka kimsede kuvvet ve kudret yoktur.” Bu söz Şeyh Şehabeddin-i Sühreverdi (1145-1235)’ye ulaştığında: “Bu sözü Belhli Bahaeddin Veled”den başkası söyleyemez” dedi, samimiyetle ve muhabbetle karşılamaya koştu. Birbirleriyle karşılaşınca Seyh Sühreverdi, katırından inip nezaketle Bahaeddin Veled’in dizini öptü, gönülden hürmetlerini sundu. Bahaeddin Veled, Bağdat’ta üç günden fazla kalmadı ve Kufe yolundan Kabe’ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Bahaeddin Veled, yanında biricik oğlu Mevlana olduğu halde, göç kervanıyla Şam’dan Malatya’ya, oradan Erzincan’a, oradan Karaman’a uğradılar. Karaman’da bir müddet kaldıktan sonra, nihayet Konya’yı seçip oraya yerleştiler.

 Göç Yolunda Hazret-i Mevlana’ya Teveccühte Bulunan Mutasavvıflar
 Şeyh Attar Hazretleri: Belh’i terk ettikten sonra Bağdat’a doğru yola çıkan Bahaeddin Veled, Nişabur’a vardığında ziyaretine gelen Şeyh Feridüddin-i Attar (1119-1221;1230) ile görüşüp sohbet eder. Sohbet esnasında Şeyh Attar, Mevlana’nın nasiyesindeki (alnındaki) kemali görür ve ona Esrar-name adlı eserini hediye eder ve babasına da; “Çok geçmeyecek ki, bu senin oğlun alemin yüreği yanıklarının yüreklerine ateşler salacaktır.” der.

 Şeyh-i Ekber Hazretleri: Sultanü’l-Ulema, Hac farizasını yerine getirdikten sonra dönüşte Şam’a uğradı. Orada Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbnü’l-Arabi (1165-1240) ile görüştü. Şeyh-i Ekber, Sultaü’l-Ulema’nın arkasında yürüyen Mevlana’ya bakarak: “Sübhanallah! Bir okyanus bir denizin arkasında gidiyor” demiştir.

 Hazret-i Mevlana’nın Evlenmesi
 Karaman’da bulundukları 1225 tarihinde Mevlana, babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantlı Hoca Şerafeddin Lala’nın, huyu güzel, yüzü güzel kızı Gevher Banu ile evlendi. Mevlana dünya evine girdiğinde onsekiz yaşındadır. Hazret-i Mevlana’nın, Konya’ya Yerleşmeleriyle İlgili Yorumu: “Hak Teala’nın Anadolu halkı hıkkında büyük inayeti vardır ve Sıddik-ı Ekber Hazretlerinin duasıyla da bu halk bütün ümmetin en merhamete layık olanıdır. En iyi ülke Anadolu ülkesidir; fakat bu ülkenin insanları mülk sahibi Allah’ın aşk aleminden ve deruni zevkten çok habersizlerdir. Sebeplerin hakiki yaratıcısı Allah, hoş bir lutufta bulundu, sebepsizlik aleminden bir sebep yaratarak bizi Horasan ülkesinden Anadolu vilayetine çekip getirdi.

 Haleflerimize de bu temiz toprakta konacak yer verdi ki, ledünni (Allah bilgisine ve sırlarına ait) iksirimizden (altın yapma hassamızdan) onların bakır gibi vücutlarına saçalım da onlar tamamıyla kimya (bakışıyla, baktığı kimseyi manen yücelten olgun insan); irfan aleminin mahremi ve dünya ariflerinin hemdemi (canciğer arkadaşı) olsunlar.”

 Hazret-i Mevlana’yı Yetiştiren Mutasavvıflar
 Sultanü’l-Ulema Şeyh Bahaeddin Veled Hazretleri
 Önceki bahislerde şahsiyetini belirtmeye çalıştığımız Bahaeddin Veled, Mevlana’nın ilk mürşididir. Yani Mevlana’ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulunce hakikatleri ve sırları gösteren tarikat şeyhidir. Bütün İslam aleminde yüksek itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçukluluların Sultanı Alaaddin Keykubat’tan yakın alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin Veled, 3 Mayıs 1228 tarihinde Selçukluların baş şehri Konya’yı şereflendirip yerleştikden kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddesi 1219-1236), sarayında Bahaeddin Veled’in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altına girdi. Sultaü’l-Ulemaya gönülden bağlı olan Sultan Alaaddin onu hayranlıkla şöyle över; “Heybetinden gönlüm tir tir titriyor, yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri ördüke, gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem, bendem korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum, ya Rabbi, bu ne hal? İyice inandım ki o, cihanda nadir bulunan ve eşi benzeri olmayan bir Allah dostudur.” Dünya sultanına hükmeden, eşsiz Allah dostu mana ve gönül sultanı Bahaeddin Veled, 24 Şubat, 1231 tarihinde Cuma günü kuşluk vaktinde ebedi alemde göçtü. Geriye Muhammed Celaleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı. Sultanü’l-Ulema, sadece duygu ve düşüncelerini açıkladı şöhret peşinde koşmadı. Etrafındakilerini yetiştirdi ve onları daima aydınlattı.

 Seyyid Burhaneddin Hazretleri
 Bahaeddin Veled’in irtihalinde Mevlana yirmidört yaşında idi. Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti, oturdu. Mevlana, babasından sonra, Seyid Burhaneddin'i buluncaya kadar bir yıl mürşidsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halifesi Seyyid Burhneddin-i Muhakkık-ı Tirmizi, Konya’ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altına girdi.

 Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek bir kamil mürşid idi. Maarif adlı eseri irfanının delilidir. Kendisine, daima kalblerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sırdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarda taşıyıp dolaştırdığı Mevlana’ya dedi ki: “Bilginde eşin yok, seçkinsin. Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi, sen de onu ara, kalden (sözden) geç. Onun sözlerini iki eline kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihana ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak, bana uy.” Mevlana babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin’i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşid bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kamil mürşidin kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarfederek) ve riyazetle o kamil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pişti, olgunlaştı, baştan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultanı oldu. Nitekim, Mesnevi’sindeki şu iki beyit, piştiğinin, kamil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir; “Piş, ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-ı Muhakkık gibi nur ol. Kendinden kurtuldun mu, tamamiyle Burhan olursun. Kul olup yok oldun mu sultan kesilirsin.”

 Hazret-i Mevlana’nın Konya Dışına Seyahati
 Halep ve Şam’a Gidişi: Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin’in izniyle Haleb’e gitti. Halaviyye Medresesi’nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oğlu Kemaleddin’den ders aldı. Mevlana, Halep’teki tahsilini bitirdikten sonra Şam’a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında Şam’daki alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti.

 Şam’da Şems-i Tebrizi Hazretleri ile Bir Anlık Görüşme
 Eflaki’ye göre Mevlana, Şam’da Şemseddin-i Tebrizi ile görüşmüştür; fakat bu görüşme kısa bir müddettir ve şöyle cereyan etmiştir. Şemseddin-i Tebrizi, bir gün halkın arasında, Mevlana’nın elini yakalayıp öper ve ona “Dünyanın sarrafı beni anla!” diye hitap eder ve kaybolur. İşte bu sohbet veya bir anlık görüşme tarihinden takriben sekiz sene sonra Şems, Konya’ya gelecek ve Mevlana ile içli dışlı sohbet edecektir.

 Hazret-i Mevlana Kamil Bir Mürşid
 Yedi yıl süren Halep ve Şam seyahatinden sonra Konya’ya dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddin’in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani üç defa kırkar gün (yüzyirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana’yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle, “Bütün ilimlerde eşi benzeri olmayan bir insan, nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemiyecek bir rahmete boğ; bu suret aleminin ölülerini kendi mana ve aşkınla dirilt.” Dedi ve onu irşad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlana’dan izin alıp Kayseri’ye gitmiş ve orada ebedi aleme göçmüştür (1241-1242). Türbesi Kayseri’dedir. Mevlana Seyyid Burhaneddin’in Konya’dan ayrılışından sonra, irşad (Allah Yolunu gösterme) ve tedris (öğretim) makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi ve on binden çok müridi vardı.

 Hazret-i Mevlana’nın Dostları, Halifeleri;
 Kendisine ilham Kaynağı Olan Mutasavvıflar
 Şems-i Tebrizi Hazretleri

 Bu zatın adı, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186 dır. Tebrizli Melekdad oğlu Ali’nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanının yegane şeyhi olarak gördüğü Tekbirzi Şeyh Ebu Bekir Sellebaf’a (sele ve sepet örücüsüne) intisap etti ve onun terbiye ve irşadıyla yetişip olgunlaştı. Şems, ulaştığı manevi makama kanaat etmediğinden daha olgun mürşidler bulmak arzusuyla seyehate çıktı. Senelerce takati tükenircesine bir çok bir çok yerler dolaştı, zamanının arifleriyle görüştü. Bu arifleri, mana alemindeki uçuşunda kinaye olarak Şems’e, Şems-i Perende (Uçan Güneş) adını vermişlerdir. Şems, ta çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine ilahi aşka dalarak yaşayan bir şahsiyetti. Şems, kendisini ruhen tatmin edecek seviyede bir Hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan bir kamil velidir. Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems’in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah’ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında “Ey Allah’ım! Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum” diye yalvardı. Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belhli Sultanü’l-Ulema’nın oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu ilham ile Şems, 29 Kasım 1244 yılı Cumartesi sabahı Konya’ya geldi.

 Hazret-i Mevlana ile Hazret-i Şems’in Buluşmaları
 Mevlana ile şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, bu iki ruh, nihayet buluştular, görüştüler. Bu tarihte Şems, altmış, Mevlana, otuz sekiz yaşında idi. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köşeye çekilerek kendilerini tamamiyle Hakk’a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: “Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona maşukluk (sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlana’yı şaşılacak bir aleme çağırdı, öyle bir aleme ki, ne Türk gördü o alemi ne Arap.” Hazret-i Mevlana’nın Maşukluk Mertebesine Erişmesi: Bu hususu Sultan Veled şöyle açıklar, “Alemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, maşukluk durağıdır. Aleme bu maşukluk durağına dair haber gelmemiş, bu durakta bulunanların ahvalini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlana Celaleddin’i aşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmaması olan, maşukluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlana, ezelde, maşukluk denizinin incisiydi, her şey döner, aslına varır.”

 Kim, kimi aradı? Hatırlara gelebilecek, “Şems mi Mevlana’yı aradı, Mevlana mı Şems’i” sorusuna şöyle cevap verebiliriz: Şems, Mevlana’yı, Mevlana’da Şems’i aramıştır. Şems Mevlana’ya aşık ve taliptir, Mevlana’da Şems’e aşık ve taliptir. Çünkü aşık, aynı zamanda maşuk, maşuk aynı zamanda aşıktır. Mevlana der ki: “Dilberler (gönlü alıp götürenler, manevi güzeller), aşıkları, canla başla ararlar. Bütün maşuklar, aşıklara avlanmışlardır. Kimi aşık görürsen bil ki maşuktur. Çünkü o, aşık olmakla beraber maşuk tarafından sevildiği cihetle maşuktur da. Susuzlar alemde su ararlar, fakat su da cihanda suzusları arar.”

 Hazret-i Mevlana’nın Manevi Yolculuğundaki Safhaları
 Mevlana, manevi yolculuğunu, olgunluğa ermesini, şu sözünde toplamıştır. “hamdım, piştim, yandım.” Mevlana’nın pişmesi, babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin’in feyizli nefesleriyle, yanması da Şems’in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin aşk ateşiyledir.

 Hazret-i Mevlana ile Şems Hakkında
 Mevlana, Şems ile Konya’da buluştuğu zaman tamamiyle kemale ermiş bir şahsiyetti. Şems, Mevlana’ya ayna oldu. Mevlana, Şems’in aynasında gördüğü kendi eşsiz güzelliğine aşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah aşkını Şems’te yaşattı. Mevlana’nın Şems’e karşı olan sevgisi, Allah’a olan aşkının miyarıdır (ölçüsüdür). Çünkü Mevlana, Şems’te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana bir aşk şarabı idi, Şems ona bir kadeh oldu. Mevlana zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir neşve değişikliği yaptı. Şems ile Mevlana üzerine söz tükenmez. Son söz olarak şöyle söyleyelim, Şems, Mevlana’yı ateşledi, ama karşısında öyle bir volkan tutuştu ki, alevleri içinde kendi de yandı.

 Şems-i Tebrizi Hazretleri’nin Konya’dan Ayrılışı
 Şems ile buluşan Mevlana, artık vartini Şems’in sohbetine hasretmiş, Şems’in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir aleme girmişi. Şems’in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi aşkla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlana’nın yalvarmalarına rağmen, Konya’dan Şam’a gitti (14 Mart, 1246 Perşembe).

 Hazret-i Şems’in Konya’ya Dönüşü
 Şems’in ayrıldığında derin bir ızdıraba düşen Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled’in başkanlığındaki kafileyle Şam’a, Şems’e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle Şam’a vardı, Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte, saygıyla Şems’e sundu. Şems, “Muhammedi tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın arzusu kafidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkabilir.”diyerek, Mevlana’nın davetine icabet etti ve 1247 ‘de, Sultan Veled’in kafilesiyle, Konya’ya döndü.
 Hazret-i Şems’in Kayboluşu
 Şems’in Konya’ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artık Şems’in şerefine ziyafetler verildi, Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurla, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler pek çok sürmedi, dedikodular ve can sıkısı durumlar yeniden başladı. Şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akıllarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi, Sultan Veled’e dedi ki: Gördün ya azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte eşi olmayan Mevlana’nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırma, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öylesine bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede olduğumu bilmeyecek. Aramaktan herkes acze düşecek, kimse benden bir nişan bile bulamayacak. Böylece bir çok yıllar geçecek de yine kimse izimin tozunu bile göremeyecek.” İşte Sultan Veled’e böyle yakınan Şems, 1247-1248 tarihinde Konya’dan ansızın gidip kayboldu. Şems’in kayboluşundan sonra Mevlana, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında aslı esası olmayan bir haber bile verse ve Şems’i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarığını ve hırkasını vererek şükranelerde bulunuyordu. Bir gün bir adam, Şems’i Şam’da gördüm diye haber verdi. Mevlana buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o Şems’i görmemiştir, dediğinde Mevlana şu cevabı vermiştir. “Evet, onun verdiği bu yalan haber içinde üstümde neyim varsa verdim. Eğer, doğru haber verseydi, canımı verirdim.”

 Hazret-i Mevlana’nın, Şems-i Tebrizi Hazretleri’ni Aramak İçin Şam’a Gidişi
 Mevlana, Şems’i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere Şam’a gitti. Yine Şems’i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248-1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled’in ifadesiyle Mevlana, Şam’da suret bakımından Tebrizli Şems’i bulamadı ama, mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren Şems’i, kendinde gördü ve dedi ki: “Beden bakımından ondan ayrıyım ama, bedensiz ve cansız ikimiz de bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben O'yum O da ben.”

 Konya’lı Kuyumcu Şeyh Selahaddin Hazretleri
 Yağıbasan’ın oğlu Konyalı Zerkub (kuyumcu) diye tanınan Şeyh Selahaddin Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir. Ummi olarak bilinen Şeyh Selahaddin, gençliğinde Seyyid Burhaneddin’in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pişmiş, onun feyziyle olgunlaşmış, kamil bir insandır. Ayrıca Şems’in sohbetlerinde de bulunmuş, ondan da feyz almıştır. Mevlana ile Şems buluşmalarında, altı ay Şeyh Selahaddin’in hücresinde sohbet etmişlerdir. Onlara hizmet edebilme şerefine ve sohbetlerinde bulunabilme bahtiyarlığına eren zat, Şeyh Selahaddin’dir. Şeyh Selahddin, kuyumcu dükkanında altın varak yaparak, helalinden para kazanmak ve manevi halini kuvvetlendirmekle uğraşırdı.

 Hazret-i Mevlana’nın Vecd ile Sema’ı
 Şeyh Selahaddin’in, Mevlana ile tanışması ta Seyyid Burhaneddin’in manevi terbiyesi altına girdiği tarihte başlar, fakat bütün sevgilerden tamamen vaz geçip Mevlana’ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep şu hadisedir. Mevlana bir gün Şeyh Selahaddin’in Kuyumcular çarşısındaki dükkanının önünden geçmektedir. İçeride varak yapmak için çekiçle altın dövmekte olan Kuyumcu Şeyh Selahaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir. (Allah tarafından manen çekilerek iradesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip ilahi aşka dalarak) Sema etmeye başlar. Dışarıda Mevlana’nın Sema ettiğini gören Şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır.
Hazret-i Mevlana’nın, Şeyh Selahaddin Hazretleri’ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi
 Mevlana, son Şam seyahatinde, mana yönünden Şems’i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vaz geçti ve kendisine Şeyh Selahaddin’i dost ve hemden olarak seçti. Mevlana, Şems’e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynısını Şeyh Selahaddin’e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu. Mevlana, Allah’ın cemal tecellileri içinde ruhen manevi bir alemde yaşadığından, müridlerinin irşadıyla bizzat uğraşamamış ve onların irşad ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birbirini tayin etmiştir. İşte Şeyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur. Mevlana, Şeyh Selahaddin’e yalnız manevi bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı hakkında, “Benim sağ gözüm” diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun’u oğlu Slutan Veled’e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu.

 Şeyh Selahaddin Hazretlerinin Olgunluğu
 Mevlana’nın, Şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlana’nın Şeyh Selahaddin’e gösterdiği yakınlığa haset etmeye başladılar. Şeyh Selahaddin’i, ümmidir diye, yüksek irşad makamına layık görmüyorlardı. Şems’e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar. Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara Şeyh Selahaddin, “Mevlana, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki benim apaçık bir görüşüm yok, ben bir aynayım. Mevlana, ben de kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin? O kendi güzelim yüzüne aşık, bundan başka fikre düşmek kötü bir şey” diyerek, kemal ve mahviyyetini (ileri derecede alçak gönüllüğünü) göstermiştir.

 Şeyh Selahaddin Hazretleri’nin Ebedi Aleme Göçüşü
 Mevlana ile Seyh Selahaddin, on yıl birbiriyle adeta mest olarak görüşüp sohbet ettiler, ayrılık mahmurluğunu tadmadan, visal aleminde safalar sürdüler. Nihayet Şeyh Selahaddin hastalandı ve ebedi alemde göçtü (1259).

 Çelebi Hüsameddin Hazretleri
 Çelebi Hüsameddin, vaktiyle Konya’ya göçmüş bir soylu ailedendir ve doğum yeri Konya’dır. (1225) Çelebi lakabını kendisine veren Mevlana’dır. Gençliğinin ilk yıllarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsameddin, zamanının bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakın alaka ve himaye gördüğü halde, bütün hizmetkarları ve arkadaşlarıyla, Mevlana’nın hizmetini seçmiştir. Böylece Mevlana’nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kamil insan olmuştur.

 Hazret-i Mevlana’nın Çelebi Hüsameddin’i Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi
 Mevlana, Şeyh Selahaddin’den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsameddin’i seçti ve dostlarına şöyle dedi; “Ona baş eğin, önünde acizcesine kanatlarınızı yere gerin! Bütün buyruklarını yerine getirin, sevgisini canınızın ta içine ekin. O rahmet madenidir, Allah nurudur.” Mevlana’nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled’in diliyle, “Bütün dostlar, onun lutuf suyuna testi kesildiler, Şems’e ve Şeyh Selahaddin’e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden Çelebi Hüsameddin’e itaat ettiler.” Çelebi Hüsameddin on beş sene Mevlana’nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlana’dan sonra da dokuz sene irşad makamında, Mevlana postunda oturdu.

 Çelebi Hüsümeddin Hazretleri’nin Değeri
  Mevlana, ancak Çelebi Hüsameddin’in bulunduğu meclis rahat bulur, huzur duyar, coşup manalar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlana’ya göre, hakikatler memesinden manalar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsameddin’dir. Mesnevi’sinde bu manaya işaretle şöyle der; “Bu söz, can memesininde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı olursa, va’zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan içeri, na-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir. Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki peçeyi açarlar. Bütün güzel, hoş ve yaraşan şeyler, gören göz için yapılır. Çengin zir (en ince) ve bam (en kalın) nağmeleri, nasıl olur da sağır kular için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil.” İşte İslami Tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesnevi’yi Çelebi Hüsameddin, Mevlana’nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkartmıştır.

 Çelebi Hüsameddin Hakkında
  Mevlana’nın kırk yıl samimiyetle hizmetinde, sohbetinde bulunan Sipehsalar, Risale’sinde, Çelebi Hüsameddin’in değerini şu cümlelerle belirtiyor; “Hakikatte Hüdavendigar Hazretlemizin tam mazhari Çelebi Hüsameddin idi ve bütün Mesnev-i Şerif onun ricası ile yazılmıştır. Bütün tevhid ve aşk ehli, kendilerine bahşedilen Mesnevi’nin yalnızca yazılması hususunda, kıyamete kadar Çelebi Hüsameddin’e teşekkür etseler, yine şükran borçlarını ödeyemezler.”

 Mesnevi’nin Yazılışı
 Eflaki, Mesnevi’nin yazılıp tamamlanmasını anlattığı bahiste diyor ki: “Mevlana Hazretleri, asil kişilerin sultanı Çelebi Hüsameddin’in cazibesi ile heyecanlar içerisinde Sema ederken, hamamda otururken, ayakta, sükunet ve hareket halinde daima Mesnevi’yi söylemeye devam etti. Bazen öyle olurdu ki, akşamdan başlıyarak gün ağarıncaya kadar birbiri arkasından söyler, yazdırırdı. Çelebi Hüsameddin de bunu sür’atle yazar ve yazdıktan sonra hepsini yüksek sesle Mevlana’ya okurdu. Cilt tamamlanınca Çelebi Hüsameddin, beyitleri yeniden gözden geçirerek gereken düzeltmeleri yapıp tekrar okurdu.” Bu şekilde dikkatlice 1259-1261 yılları arasında yazılmaya başlanılan Mesnevi, 1264-1268 yılları arasında sona erdi.

 Hazret-i Mevlana’nın Baki Aleme Göçüşü
  Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam onbeş sene güzel demler, hoş safalar sürdü. Bu müddet zarfından bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yaşadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana, artık son anlarını yaşadığını, özlediği ebedi cemal alemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlana’nın hastalık haberi Konya’da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı.

 Şeyh Sadreddin (? – 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana’ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip, “Allah yakın zamanda şifalar versin. Hastalık ahirette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz alemin canısınız, inşaallah yakın zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz” diye temennide bulundu. Bu nun üzerine Mevlana: “Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını ve nurun nura ulaşmasını istemiyor musun?” dedi. Şeyh Sadreddin, yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti.

 Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu, fakat onlar, benden de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlana’nın hanımı, Mevlana’ya hitaben; “Ey alemin nuru, ey ademin canı! Bizi bırakıp nereye gideceksin?” diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. “Hudavendigar Hazretlerinin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üçyüz veya dörtyüz yıllık ömrünün olması lazımdı.” Mevlana cevaben, “Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud’uz, bizim toprak alemiyle ne işimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kılmışım, yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malını çalmışım? Yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hazret-i Muhammed’in yanına döneceğimiz umulur”

 Hazret-i Mevlana’nın Vasiyeti
  “Ben size, gizli ve aleni, Allah’dan korkmanızı, az yemenizi, az uyumanızı, az söylemenizi, günahlardan çekinmenizi, oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi, daima şehvetten kaçınmanızı, halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı, kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim. Hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır. Hamd, yalnız tek olan Allah’a mahsustur. Tevhid ehline selam olsun.”

 Şeb-i Arus
  irfan ve sevgi güneşi Mevlana, 5 Cemaziye’l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzellikleriyle gülerek ebediyet aleminin asumanına doğdu. Mevleviler, o geceye Şeb-i Arus derler.

 Hazret-i Mevlana’nın Cenaze Merasimi
  Müslüman olan, müslüman olmayan, küçük büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlana’nın cenaze merasimine katıldı. Müslümanlar, müslüman olmayanları sopa ve kılışla savmaya çalışarak onlar: “Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultanı Mevlana bizimdir, bizim imamımızdır” diyorlardı. Onlar da şu cevabı veriyorlardı. “Biz Musa’nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözlerinden anlayıp öğrendik. Kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi ve müridi iseniz, biz de onun muhibbiyiz. Mevlana Hazretleri’nin zatı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır. Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duymamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüz mü?

 Hazret-i Mevlana’nın Cenaze Namazı
Mevlana’nın vasiyeti üzerine Şeyh Sadreddin, Mevlana’nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayanamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin imamlık etti. Hazret-i Mevlana’ya Yeşil Kubbe Mevlana’ya Yeşil Kubbe denilen türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser’in gayreti ve Emir Pervane’nin eşi (Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in kızı) Gürcü Hatun’un yardımıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı.
 Türbenin mimarı Tebrizli Bedreddin’dir. Selimoğlu Abdülvahid adlı bir sanatkar da Mevlana’nın kabri üzerine, Selçuklu oymacılığının şaheseri olarak kabul edilen, büyük bir ceviz sanduka yaptırmıştır. Bu sanduka bu gün, Sultan”ül-Ulema Bahaeddin Veled’in kabri üzerindedir.

 Hazret-i Mevlana’nın Ölüme ve Mezara Bakışı
  “Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye başladı mı, bende bu cihanın gamı var, dünyadan ayrıldığıma tasalanıyorum sanma; bu çeşit şüpheye düşme, bana ağlama, yazık yazık deme. Şeytanın tuzağına düşersem işte hayıflanmanın sırası o zamandır. Cenazemi görünce ayrılık ayrılık deme. O vakit benim buluşma ve görüşme zamanımdır. Beni kabre indirip bırakınca, sakın elveda elveda deme; zira mezar cennetler topluluğunun perdesidir. Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret. Güneşe ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki? Sana batmak görünür, ama o, doğmaktır. Mezar hapis gibi görünür, ama o, canın kurtuluşudur. Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun? Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?Bu tarafta ağzını yumdun mu o tarafta aç. Zira senin hayuhuyun, mekansızlık aleminin fezasındadır.”

 Hazret-i Mevlana’nın Ziyaretçilerine Seslenişi
  “Kardeş, mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz. Hak Teala beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım.”

 “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız? Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”
 Cenab-ı Allah (c.c) bizleri Mevlana Hazretlarinin şeaatına nail eylesin. Amin...
Hazırlayan: Beytullah YILDIRIM
Kaynak: Diyanet İşleri Başkanlığı
Bu Makale: ELDESNET tarafından 16.03.2020 Tarihinde Yayımlanmıştır. Web: https://eldesnet.tr.gg
Facebook: https://www.facebook.com/groups/124620934216887
Bu Makaleyi Pdf Olarak İndirmek için BURAYA tıklatınız.
 Faydalı olması temennisiyle.



 Arif Nihat Asya - Dua
Merhum Şair Arif Nihat Asya Dua Şiiri. 16.03.2010 Hz. Mevlana R.A.
 Biz,kısık sesleriz...minareleri,
 Sen,ezansız bırakma Allahım!
 Ya çağır şurda bal yapanlarını,
 Ya kovansız bırakma Allahım!
 Mahyasızdır minareler...göğü de,
 Kehkeşansız bırakma Allahım!
 Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
 Müslümansız bırakma Allahım!
 Bize güç ver...cihad meydanını,
 Pehlivansız bırakma Allahım!
 Kahraman bekleyen yığınlarını,
 Kahramansız bırakma Allah'ım!
 Bilelim hasma karşı koymasını,
 Bizi cansız bırakma Allah'ım!
 Yarının yollarında yılları da,
 Ramazansız bırakma Allah'ım!
 Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
 Ya çobansız bırakma Allah'ım!
 Bizi sen sevgisiz,susuz,havasız;
 Ve vatansız bırakma Allah'ım!
 Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
 Müslümansız bırakma Allah'ım!
 Arif Nihat Asya
 
Bu Makale: ELDESNET tarafından 16.03.2020 Tarihinde Yayımlanmıştır. Web: https://eldesnet.tr.gg
Facebook: https://www.facebook.com/groups/124620934216887
 Faydalı olması temennisiyle.

Derleyen: Beytullah YILDIRIM


 Esma-ül Hüsna Allah'ın C.C. 99 İsimi Şerifleri
Esma-ül Hüsna Allah'ın C.C. 99 İsimi Şerifleri  Esma-ül Hüsna
Hz. Peygamber S.A.V. bir hadislerinde, Yüce Allah’ın 99 isminden söz ederek bu isimleri sayan ve ezberleyen kimselerin cennete gireceğini haber vermiştir. (Buhârî, De‘avât, 68; Müslim, Zikir, 5-6) Hadislerde geçen “saymak” (ihsâ) ve “ezberlemek” (hıfz) ile maksat Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve O’na iman, ibadet ve itaat etmektir.
Allah’ın isimleri 99 ile sınırlı olmayıp bunların dışında başka isimleri de vardır. Söz konusu hadiste 99 sayısının zikredilmesi, sınırlama anlamında değil, bu isimlerin Allah’ın en meşhur isimleri olması sebebiyledir.
Tirmizî ve İbn Mâce’nin rivâyet ettikleri hadiste bu doksan dokuz isim tek tek sayılmıştır. (Tirmizî, De‘avât, 83; İbn Mâce, Duâ, 10)
Bu isimler şunlardır:
 
 Allah (اللَّهُ) : Tek yaratıcının özel ismi, varlığı zorunlu olan, bütün kemâl sıfatları kendisinde toplayan hakiki ma‘bûd.
 er-Rahmân (الرَّحْمنُ) : Sonsuz merhametiyle lütuf ve ihsanda bulunan.
 er-Rahîm (الرَّحِيمُ) : Rahmetiyle her şeyi kuşatan.
 el-Melik (الْمَلِكُ) : Bütün varlıkların sahibi/hükümdârı.
 el-Kuddûs (الْقُدُّوسُ) : Eksiklik ve kusurlardan münezzeh/uzak olan, bütün kemâl sıfatları kendisinde toplayan.
 es-Selâm (السَّلاَمُ) : Esenlik ve selâmet veren, yaratılmışlara özgü değişikliklerden ve yok oluştan münezzeh olan.
 el-Mü’min (الْمُؤْمِنُ) : Bütün mahlûkâta emniyet/güven veren ve kendisine güvenilen.
 el-Müheymin (الْمُهَيْمِنُ) : Kâinatın bütün işlerini gözetip yöneten, her şeyi hükmü altına alan.
 el-Azîz (الْعَزِيزُ) : Ulu, galip, her şeye üstün gelen izzet sahibi.
 el-Cebbâr (الْجَبَّارُ) : Dilediğini yaptırma gücüne sahip olan, her şeyi tasarrufu altına alan ve irâdesini her durumda yürüten.
 el-Mütekebbir (الْمُتَكَبِّرُ) : Büyüklüğünü izhar eden, son derece ulu, yüce.
 el-Hâlik (الْخَالِقُ) : Her şeyin yaratıcısı, hikmeti gereği her şeyi ölçülü yaratan.
 el-Bâri’ (الْبَارِئُ) : Yoktan yaratan, maddesi ve örneği olmadan îcat eden.
 el-Musavvir (الْمُصَوِّرُ) : Varlığa şekil ve sûret veren.
 el-Gaffâr (الْغَفَّارُ) : Kusur ve günahları örten, çokça bağışlayan.
 el-Kahhâr (الْقَهَّارُ) : Yenilmeyen, dilediğini yerine getiren, kendisine her şeyin boyun eğdiği yegâne kudret ve tasarruf sahibi.
 el-Vehhâb (الْوَهَّابُ) : Karşılıksız olarak çokça nimet veren ve ihsanda bulunan.
 er-Rezzâk (الرَّزَّاقُ) : Maddî ve manevî bol rızık veren, her türlü rızık imkânlarını yaratan.
 el-Fettâh (الْفَتَّاحُ) : Hayır kapılarını açan, hükmüyle adaleti sağlayan.
 el-Alîm (الْعَلِيمُ) : İlmi her şeyi kuşatan.
 el-Kâbız (الْقَابِضُ) : Her şeyi teslim alan, hikmeti gereği rızkı ve her türlü nimeti ölçülü veren, eceli gelenlerin ruhlarını teslim alan.
 el-Bâsıt (الْبَاسِطُ) : Rızkı ve her türlü rızık imkânını genişleten, ömürleri uzatan.
 el-Hâfıd (الْخَافِضُ) : Kâfirleri ve zalimleri alçaltan.
 er-Râfi` (الرَّافِعُ) : Müminleri yükselten, izzetli ve şerefli kılan.
 el-Muizz (الْمُعِزُّ) : Yücelten, güçlü ve aziz kılan.
 el-Müzill (الْمُذِلُّ) : Boyun eğdiren, değersiz kılan.
 es-Semî` (السَّمِيعُ) : Her şeyi işiten.
 el-Basîr (الْبَصِيرُ) : Her şeyi gören.
 el-Hakem (الْحَكَمُ) : Nihaî hükmü veren.
 el-Adl (الْعَدْلُ) : Adaletli, her şeyi yerli yerinde yapan.
 el-Latîf (اللَّطِيفُ) : En gizli ve ince hususları dahi bilen, lütufta bulunan, zâtı duyularla algılanamayan, fiillerini rıfk ile gerçekleştiren.
 el-Habîr (الْخَبِيرُ) : Gizli ve açık her şeyden haberdar olan, dilediğini haber veren.
 el-Halîm (الْحَلِيمُ) : Sabırlı, acele ve kızgınlıkla muamele etmeyen, kudreti olduğu hâlde hemen cezalandırmayan.
 el-Azîm (الْعَظِيمُ) : Zât ve sıfatları bakımından pek yüce olan, azametli olan.
 el-Gafûr (الْغَفُورُ) : Çok affedici ve bağışlayıcı olan.
 eş-Şekûr (الشَّكُورُ) : Yapılan iyi amellerin karşılığını bolca veren.
 el-Aliyy (الْعَلِيُّ) : Yücelik ve hükümranlıkta kendisine eşit veya kendisinden daha üstün bir varlık bulunmayan.
 el-Kebîr (الْكَبِيرُ) : Zâtının ve sıfatlarının mahiyeti bilinemeyecek kadar büyük ve ulu olan.
 el-Hafîz (الْحَفِيظُ) : Her şey gözetiminde olan, koruyan ve kâinatı dengede tutan.
 el-Mukît (الْمُقِيتُ) : Mahlukatın gıdasını yaratıp veren, güç yetiren ve koruyup gözeten.
 el-Hasîb (الْحَسِيبُ) : Hesaba çeken, her şeyin neticesini bilen.
 el-Celîl (الْجَلِيلُ) : Hiçbir kayıt ve kıyas kabul etmeksizin azamet sahibi, kıymeti ve mertebesi en yüce olan.
 el-Kerîm (الْكَرِيمُ) : Çok cömert, nimet ve ihsanı bol olan.
 er-Rakîb (الرَّقِيبُ) : Gözeten, koruyan ve bütün işler murakabesi/kontrolü altında olan.
 el-Mücîb (الْمُجِيبُ) : Dua ve dilekleri kabul eden.
 el-Vâsi` (الْوَاسِعُ) : İlmi, rahmeti ve kudreti her şeyi kuşatan.
 el-Hakîm (الْحَكِيمُ) : Her işi, emri ve yasağı yerli yerinde olan.
 el-Vedûd (الْوَدُودُ) : Müminleri seven ve onlar tarafından da sevilen.
 el-Mecîd (الْمَجِيدُ) : Her türlü eksiklikten münezzeh, lütuf ve ikramı bol olan.
 el-Bâis (الْبَاعِثُ) : Ölüleri dirilten, peygamberler gönderen.
 eş-Şehîd (الشَّهِيدُ) : Her şeye muttali olan, kendisine hiçbir şey gizli kalmayan.
 el-Hakk (الْحَقُّ) : Bizzat ve sürekli olarak var olan, varlığı kendinden olan, uluhiyet ve rububiyeti gerçek olan.
 el-Vekîl (الْوَكِيلُ) : Bütün yaratıkların işlerinin görülmesinde güvenilip dayanılan, bu konuda tam yeterli olan.
 el-Kavî (الْقَوِيُّ) : Gücü ve kuvveti her şeye yeten.
 el-Metîn (الْمَتِينُ) : Âcizliği, zafiyeti ve güçsüzlüğü olmayan, güçlü olan.
 el-Velî (الْوَلِيُّ) : Müminlere dost ve yardımcı olan.
 el-Hamîd (الْحَمِيدُ) : Çok övülen, bütün övgülere ve övgülerin en yücesine layık olan.
 el-Muhsî (الْمُحْصِي) : Gizli ve âşikâr her şeyin ölçü ve sayısını bütün ayrıntılarıyla bilen.
 el-Mübdi’ (الْمُبْدِئُ) : Her şeyi yoktan var eden.
 el-Muîd (الْمُعِيدُ) : Varlıkları ölümlerinden sonra tekrar yaratan.
 el-Muhyî (الْمُحْيِي) : Hayat veren, yaşatan ve dirilten.
 el-Mümît (الْمُمِيتُ) : Öldüren, canları kabzeden.
 el-Hayy (الْحَيُّ) : Ezelî ve ebedî olarak diri ve ölümsüz olan.
 el-Kayyûm (الْقَيُّومُ) : Varlığı kendinden olan, her şeyin varlığı kendisine bağlı olan, kâinatı idare eden.
 el-Vâcid (الْوَاجِدُ) : Her şeyi bilen, hiçbir şeye muhtaç olmayan, emrini ve isteğini daima gerçekleştiren.
 el-Mâcid (الْمَاجِدُ) : Şânı yüce ve sonsuz kerem sahibi olan.
 el-Vâhid (الْوَاحِدُ) : Bir, tek, yegâne varlık; zâtında, ilah ve rab oluşunda ortağı olmayan.
 es-Samed (الصَّمَدُ) : Herkesin kendisine muhtaç olduğu, kendisi ise kimseye muhtaç olmayan, ezelî ve ebedî olan.
 el-Kâdir (الْقَادِرُ) : Her şeye gücü yeten.
 el-Muktedir (الْمُقْتَدِرُ) : Güç ve kuvvetinde hiçbir sınır olmayan.
 el-Mukaddim (الْمُقَدِّمُ) : Hikmeti gereği istediğini öne alan, ileri geçiren.
 el-Muahhir (الْمُؤَخِّرُ) : Hikmeti gereği dilediğini geriye bırakan.
 el-Evvel (الأَوَّلُ) : Varlığının başlangıcı olmayan, ezelî olan.
 el-Âhir (الآخِرُ) : Varlığının sonu olmayan, ebedî olan.
 ez-Zâhir (الظَّاهِرُ) : Varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması açısından varlığı açık olan.
 el-Bâtın (الْبَاطِنُ) : Zâtı itibarıyla gizli olan, bütün gizlilikleri bilen.
 el-Vâlî (الْوَالِي) : Kâinatı yöneten, onlar için gerekli olan her şeyi üstlenen.
 el-Müteâlî (الْمُتَعَالِي) : Noksanlıklardan berî, aşkın ve yüce olan.
 el-Berr (الْبَرُّ) : Çokça iyilik eden.
 et-Tevvâb (التَّوَّابُ) : Kullarını tövbelerini kabul eden.
 el-Müntakım (الْمُنْتَقِمُ) : Suçluları yaptıklarına karşılık cezalandıran.
 el-Afüvv (الْعَفُوُّ) : Çokça affeden.
 er-Raûf (الرَّؤُوفُ) : Merhameti ve şefkati çok olan.
 Mâlikü’l-mülk (مَالِكُ الْمُلْكِ) : Mülkün gerçek sahibi, tüm mevcûdâtı idare eden.
 Zü’l-celâli ve’l-ikrâm (ذُو الْجَلاَلِ وَالإِكْرَامِ) : Sonsuz yücelik ve ikram sahibi olan.
 el-Muksit (الْمُقْسِطُ) : Adaleti gerçekleştiren, hakkaniyetle hükmeden.
 el-Câmi‘ (الْجَامِعُ) : Dünya ve ahirette bütün mahlûkâtı bir araya getirme kudretine sahip olan.
 el-Ganî (الْغَنِيُّ) : Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan.
 el-Muğnî (الْمُغْنِي) : İhtiyaçtan kurtaran zengin kılan.
 el-Mâni` (الْمَانِعُ) : Hikmeti gereği engel koyan, mâni olan.
 ed-Dârr (الضَّارُّ) : Hikmeti gereği elem ve zarar verici şeyleri yaratan.
 en-Nâfi` (النَّافِعُ) : Hayrı ve faydayı yaratan ve veren.
 en-Nûr (النُّورُ) : Nurlandıran, her şeyi aydınlatan, kalplere nur ve iman veren.
 el-Hâdî (الْهَادِي) : Doğru yolu gösteren, hidâyete erdiren.
 el-Bedî` (الْبَدِيعُ) : Örneksiz ve benzersiz olarak yoktan yaratan.
 el-Bâkî (الْبَاقِي) : Varlığı sürekli olan, ebedî, sonsuz olan.
 el-Vâris (الْوَارِثُ) : Varlığının sonunun bulunmaması vasfıyla kâinatın gerçek sahibi.
 er-Reşîd (الرَّشِيدُ) : Yol gösteren, her işi isabetli olan.
 es-Sabûr (الصَّبُورُ) : Günahkârları hemen cezalandırmayıp onlara mühlet tanıyan.
 
  هُوَ اللَّهُ الَّذِي لا إِلَهَ إِلا هُوَ الرَّحْمنُ الرَّحِيمُ المَلِكُ القُدُّوسُ السَّلَامُ المُؤْمِنُ المُهَيْمِنُ العَزِيزُ الجَبَّارُ المُتَكَبِّرُ الخَالِقُ البَارِئُ المُصَوِّرُ الغَفَّارُ القَهَّارُ الوَهَّابُ الرَّزَّاقُ الفَتَّاحُ العَلِيمُ القَابِضُ البَاسِطُ الخَافِضُ الرَّافِعُ المُعِزُّ المُذِلُّ السَّمِيعُ البَصِيرُ الحَكَمُ العَدْلُ اللَّطِيفُ الخَبِيرُ الحَلِيمُ العَظِيمُ الغَفُورُ الشَّكُورُ العَلِيُّ الكَبِيرُ الحَفِيظُ المُقِيتُ الحَسِيبُ الجَلِيلُ الكَرِيمُ الرَّقِيبُ المُجِيبُ الوَاسِعُ الحَكِيمُ الوَدُودُ المَجِيدُ البَاعِثُ الشَّهِيدُ الحَقُّ الوَكِيلُ القَوِيُّ المَتِينُ الوَلِيُّ الحَمِيدُ المُحْصِي المُبْدِئُ المُعِيدُ المُحْيِي المُمِيتُ الحَيُّ القَيُّومُ الوَاجِدُ المَاجِدُ الوَاحِدُ الصَّمَدُ القَادِرُ المُقْتَدِرُ المُقَدِّمُ المُؤَخِّرُ الأَوَّلُ الآخِرُ الظَّاهِرُ البَاطِنُ الوَالِي المُتَعَالِي البَرُّ التَّوَّابُ المُنْتَقِمُ العَفُوُّ الرَّؤُوفُ مَالِكُ المُلْكِ ذُو الجَلَالِ وَالإِكْرَامِ، المُقْسِطُ الجَامِعُ الغَنِيُّ المُغْنِي المَانِعُ الضَّارُّ النَّافِعُ النُّورُ الهَادِي البَدِيعُ البَاقِي الوَارِثُ الرَّشِيدُ الصَّبُورُ.
 
Diyanet İşleri Başkanlığı
Hazırlayan: Beytullah YILDIRIM
Bu Makale: ELDESNET tarafından 31.01.2026 Tarihinde Yayımlanmıştır. Web: https://eldesnet.tr.gg
Facebook: Eldesnet Facebook Grup
Bu Makaleyi Pdf Olarak İndirmek için BURAYA tıklatınız.
 Faydalı olması temennisiyle.

 

  FOTOĞRAFLAR

 

 Görüntüler
     
 Fotoğrafları daha büyük görebilmek için üzerine tıklayınız.

 

  KAYNAKLAR

 

ELDESNET  Sayfa bilgisi ve kaynaklar:
 Sayfa kaynağı: Beytullah YILDIRIM
 Sayfa ekleme: 14.02.2004
 Sayfa yenileme: 01.01.2026
 Fotoğrafları büyük görmek için üzerine tıklayınız.
 Duygu ve düşüncelerinizi ziyaretçi defterine yazabilirsiniz.

  ELDESNET KURULUŞ: 1997

Her hakkı ELDESNET'e aittir. Kesinlikle izin almadan kısmen veya tamamen kopyalanamaz ve yayınlanamaz.
E-Posta: Tasarımcı ve Yayıncı: Beytullah YILDIRIM
ELDESNETİ 1997

Eldesnet Ana Sayfaya Dönmek İçin Tıklayın.
     
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol